Karaarslan Mimarlık

 Düşünce Tarihi

 Düşünce Tarihi

Düşünce tarihi; bir bakıma insanlaşma sürecinin de tarihidir. Yazar bu eserde, aynı zamanda milyonlarca yıl önce güneşten kopan bir gaz bulutunun soğuma sürecine girerek soğuduğunu, dünyamızın ve okyanusların oluştuğunu açıklamaktadır. Yazar aynı zamanda; taşlardan, topraktan, madenlerden , bitkilerden, hayvanlardan insana kadar gelen süreci doğanın evrim yasasına bağlamakta ve bunun açıklanmasının ise Charles Darwin gibi bir bilginin gerekli olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca; cansız doğadaki yansıma bir bakıma biyolojik bir yansımaya dönüşmüş ve canlı organizmanın en gelişmiş biçimi olan insandaysa düşünme ve bilgi edinme süreci başlamıştır.

Darwin’e göre; ancak yaşama gücü olanlar canlı kalırlar ve türlerini sürdürürler, kazanan en güçlüdür. Buna göre; her canlı yaşadığı ortamdaki şartlara göre evrim sürecindeki yerini almıştır. Ama burada cevaplanması gereken bir soru vardır: insan nedir? Bu kadar cansızlar, maddeler, bitkiler ve hayvanlar arasında böylesine başkalaşmak ve düşünmek niçindir?

İnsan doğanın ürünüdür ve bir evrim sonucunda oluşmuştur. Bu evrimden insanlık tarihine geçiş ise emekle başlamıştır. İnsanın hayvanlardan farklı olmasına neden ise bilinçli emektir. Ayrıca insanlar; bulundukları ortamda hayatta kalabilmek için fiziksel değişimlere uğramışlar ve beyin fonksiyonları gelişmeye başlamış, kendini dış dünyadan koruyabilmek için düşünme gücü ortaya çıkmaya başlamıştır.

İnsan varlığı dik yürüme, bunun ardından beynin büyümesi ve zekanın ortaya çıkmasıyla başlar. Dik yürüme; insanın ellerini serbest bırakmış, eller boş kalınca zekanın güdümüyle aletlerin işlemeye kullanmaya başlamıştır. Elin işi, işin de eli geliştirmesi insanları işbirliğine zorlamış. Böylece; toplumsallaşan insanlar birbirleriyle ihtiyaç gereği  konuşma durumuna gelmiştir ve dil bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır.

İnsan, insan olduktan sonra kendisinden aşağıda olanlara aldırmadı ama; kendisinden yukarıda olanlardan korktu ve ona saygı duymaya başladı. Buna bağlı olarak din düşüncesi de korunma iç güdüsüyle doğmuştur. Korunmanın yanı sıra merak, sevgi ve toplumla sosyalleşmenin de din düşüncesinin oluşmasında etkisi vardır. İnsanlar fiziki güçlere, yıldızlara, putlara, kendi yarattıkları çeşitli tanrılara, evrene, evrene evrenin ruhuna ve sonsuz varlığa tapmış ve ona sevgi göstermiştir. İlk insanlar çevrelerindeki güçleri kötülüklerden korumak için çoğu zaman bir hayvan, bir bitki veya az rastlanan bir nesneden yardım ummuşlardır. Bu koruyucunun adı totemdir ve insanlığın ilk dini olmuştur. Ancak zamanla insanlar totemle yetinmez olmuştur. Bugün dünya uluslarını etkileyen üç büyük dine ise Sümer Tanrısı kaynaklık etmiştir (I.Ö. IV BİN).

İlk din kitabı, I.Ö. 2000 yılında Hindistan’da düzenlenmiş olup; Hintliler evreni kişileştirip tanrılar kurmuşlardır. I.Ö. 1000 yılında yaşadığı sanılan Zendüşt ise Iranlı olup kurduğu dinin adı mazdeizmdir. Devamında tek tanrılı ve kitaplı dinler sahneye çıkmaya başlıyor. Musa Sina dağındaki Tanrı’nın ön buyruğunda yer alıyor ve Yahudi dinini böylelike biçimlendiriyor. I.Ö. VIII. yy.da başlayıp I.S. V. yy.a kadar devam eden eski yunan ve roma kültürlerini de içine alan felsefeye antikçağ felsefesi denir. Bilim henüz emekleme çağındadır. Fiziğin bittiği yerde zorunlu olarak metafizik başlar. İnsan düşüncesini yanılgıdan yanılgıya sürükleyen bu tehlikeli serüven XIX. yy.a kadar durdurulamayacaktır. Bu arada her ne kadar Konfiçyus, Gotama, Buda ve Sokrates gibi büyük öğütücüler çıkmış olsa da yoksulluk ve acı çeken insan yığınlarına öğütler artık yetmemektedir. Onları baskı altında tutacak ve başkaldırmalarını önleyecek bir güç gereklidir. Bu güç ‘Devlet’ tir.

Antikçağ Yunan düşüncesini büyük idealist üçlüsü: Sokrates-Platon-Aristoteles dir. Bunların ortak yanı toplumun düzenlemeye çalışmalarıdır. Bu arada düşünsel alanda gelişen ruh ve madde ikililiğine karşı eylemsel alanda da ezenler ve ezilenler ikiliği gelişiyordu. Nasıra kasabasında doğan Isa; bu düzeni sağlamak için yoksulluk ölçüsünü getiriyor ve böylece Hrıstiyanlık belirmeye başlamıştır.

Batı ortaçağın karanlığında yaşarken I.S. VII. yy.da doğuda yeni bir düşünce sistemi kurulmaktadır. Muhammed yeni bir din getirmiştir. Bu din tektanrıcılıtır ve insanları erdeme çağırmaktadır. İnsanlar tanrının kullarıdır. O’nun buyruklarına yaşayacaklardır, hem bu dünyada hem de öteki dünyada mutlu olacaklardır. El kindi, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşt Gazali gerçek İslam felsefesinde önemli isimlerdir. Ancak; pratik sorunlardaki görüş ayrılıklarından çeşitli mezhepler ortaya çıkmıştır. Ayrıca; İslam tarihi Şii-Batıni tarikatların savaşlarıyla doludur.

Ortaçağın bitimiyle yeniçağ başlamış ve akıl artık inançtan ayrılmaya başlamıştır. Bu çağda İtalya’da başlayan Rönesans hareketi 1483 yılında başlayarak bütün batıyı etkilemiştir. Doğa artık metafiziğin değil, bilimin ve mekaniğin içindedir. Derebeyliğin yerine burjuvazi oturacaktır. Artık hümanizma yeniden doğuşun bir akımı olmuştur. Değer ölçüsü olarak insanın alındığı bireycilik düşüncesi önem arz etmeye başlamıştır. Birey mutlu ve zengin ise toplum da mutlu ve zengin sayılmıştır. Yeniden doğuş çağının büyük isimlerinden olan Erasmus mutluluğu akıldışı yaşamakta buluyordu.

XVII. yy’ın başında genç bir subay olan Descartes: ‘Düşünüyorum, demek ki varım.’ diyerek yeniçağ felsefesinin kurusu olmuştur. Varlığın amacı mutluluk olduğunun ve mutluluğunda ancak felsefenin verebileceğini ifade etmiştir.

Felsefe tarihi VIII.yy.a aydınlanma çağı adını vermektedir. Alman bilgini Kant’a göre insan aklını kullanarak artık aydınlanma çağına girmiştir. Voltane’e göre de bu dünya aklın egemenliğine girmektedir. Bu yüzyılın yetiştirdiği bir başka düşünür de Jean-Jacques Rousseau’dur. Rousseau’ya göre tek devlet biçimi laik egemenliğidir. Yine de bu yüzyılda 1789’da yayımlanan insan hakları bildirgesi özgürlüğü ‘başkalarına zarar vermeden istediğini yapabilmek’ diye tanımlıyordu. Evet insan özgür doğmalı ve özgür yaşamalıydı.

XIX.yy.da Auguste Comte; tarafından olguculuk (pozitivizm) öğretisi kurulmuştur. Auguste Comte göre felsefeden metafiziği atmak ve bunun yerine bilimi koymak gerekir. Bu yüzyıl insanın bilimin ışığıyla gerçekten aydınlandığı bir dönemdir. İnsanoğlu; doğayı, bilinci ve toplumu bu yüzyılda tanımış ve dialektik düşünce sistemi öğrenerek bilimsel bir tufanlığa kavuşmştur. Yine bu yüzyılda Hegel felsefenin ruh temeline dayanması gerektiğini ileri sürmüş. Karl Marx ise felsefenin madde temeline dayandığını ileri sürmüştür. Büyük bilgin Pavlov ise ruhun gerçek niteliğini tüm ayrıntıları ile ortaya koyacaktır. XIX. yy.da ayrıca toplumcu düşünce adamları toplanarak toplumun yeniden ve ekonomik bir açıdan düzenlenmesi gerektiğini ileri sümüşlerdir. XIX. yy.ın ikinci yarısında; insan düşüncesi metafizik ve idealist spekülasyonlardan kurtulmuş, toplumsal yaşamın temeli olan ekonomik yaşamın tüm gerçeklerini öğrenmiştir.

  1. yy.da Avrupa yeni bir kuram geliştirmiştir. Bu kuramın adı varoluşçuluktur. Öncüsü Danimarkalı Kierke Gaard’dır. Varoluşçuluk bilim karşıtı bir öğretidir. Burada insan her an ölümle karşı karşıya olduğunu duymalı ve böylece bilimden, amaçlardan, ideallerden vs kurtulur ve her zamanın kıymetini bilir. Toplumsal yapıda bütün olup bitenlerin ekonomik alt yapıyla  belirlendiği  anlaşılınca; XX. yy.ın bakışı ekonomi bilimine çevrilmiştir.

Katıksız bir liberal sermayeci ve sömürgeci olan Adam Smith; sosyalistler tarafından kıyasıya eleştirilmiş ve aynı zamanda onun değerli görüşlerinden yararlanmışlardır. Ancak; 1929-1933 yılları arasındaki ekonomik bunalıma çare aranırken Keynes devletin ekonomiye müdahale etmesinden yanaydı.

Albert Einstein; özel ve genel bağıntılık kavramlarıyla; çağdaş felsefesel düşünceye yön vermiştir. Artık doğa bilimleri bilinmedikçe felsefe yapılamayacağı gibi felsefe bilmeksizin de doğa bilimlerinde  ilerlenemez. Einstein vrenin dört boyutlu olduğunu kanıtlamış ve üç uzay boyutuna bir de zaman boyutu eklenmiştir.

Metafizikçiler örgütlerini sürdüredursun, uzay fiziğinin son bulguları evrenimizin kırmızıya kaydığı varsayımını geliştirmektedir. Fizikçiler yaptıkları araştırmalarda galaksilerin bizden uzaklaştığını ve dolayısıyla evrenin genişlediğini anlatmaktadır. Madde vardan yok, yoktan var olamayacağına göre evren şu an varsa hep var olmuştur ve hep var olmaya devam edecektir. İnsanoğlu ise bilgisini devamlı artırarak sonsuz samanyolunda kendine yaşayabileceği yeni yerler bulacaktır.

  1. yy insanı kafesindeki kuşu mavi görebilmek için gözlerini zorlamayı bir yana bırakıp, gerçekten mavi bir kuş elde ederek yitirilmiş insanlığını yeniden kazanma yoluna girmiştir. Peki postmodern dünyada acaba kazanabilecek midir o da ayrı bir tartışma konusudur.

ÖZGEN KARAGÖL ARSLAN